12 Kasım 2013 Salı

uçurum kıyısı

Ruhumun oğlu Burak Dikoğlu için,

Dışında gökyüzünün ve içinde yeşil kefenin

Kolombiya'da.
Sıtarbaksla el sıkışan patrona tükürecek
Siyah gözlerindeki hareleri sakla Omayra.

Yüreğinin ileri alınmış saati ne çok benziyor yoksul Omayra'ya

Kırmızı bir çadırdan işitilmiş
''Dinim gavur dini olsun'' ile biten ankaralı devrimci isyanına
Boğaza karşı kemıl soft eşlikçisi kaçak çaya
Eteği sıyrılmış izmir yosmasına.
Arşınla aklını yol-la
İnanıyorum adına, aklına sızıya ve anasona.

-Zaman sevmeyi bir ömür, sevişmeyi bir dakika saklıyorsa

Öfkeni, sancını ve sevdanı akıt rakıya-

Ömürlük nöbetlerin ilk cümlesini sayıklıyorum

-Paragraf başı çocuklar
Biliyorsun,
İçimde bir dünya var doktor
Aldıramıyorum.
Ve seni, ve seni sonsuz bir dakikayla seviyorum.


G,

27 Ekim 2013 Pazar

gitmek umudu

kendini alıp gidemeyen bir insan başka birisinden giderek -o başka birisini- nasıl yollara düşürür?
bilemiyorum.

G,

14 Ekim 2013 Pazartesi

Felsefe Amca

“Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım ilk şey telefon rehberi olurdu, böylece rehberdeki isimlerle sonsuz öyküler yaratabilirim.”

-Umberto Eco

evde yoklar

Durmadan avuçlarım terliyor,
İnildiyor ardımdan
Girdiğim çıktığım kapılar.
Trenim gecikmeli, yüreğim bungun,
Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar.
Ne zaman bir dosta gitsem,
Evde yoklar.

Dolanıp duruyorum ortalıkta.
Kedim hımbıl, yaprak döküyor çiçeğim,
Rakım bir türlü beyazlaşmıyor.
Anahtarım güç dönüyor kilidinde,
Nemli aldığım sigaralar.
Ne zaman bir dosta gitsem,
Evde yoklar.

Kimi zaman çocuğum,
Bir müzik kutusu başucumda
Ve ayımın gözleri saydam.
Kimi zaman gardayım
Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar.
Ne zaman bir dosta gitsem,
Evde yoklar.

Bekliyorum bir kapının önünde,
Cebimde yazılmamış bir mektupla.
Bana karşı ben vardım
Çaldığım kapıların ardında,
Ben açtım, ben girdim
Selamlaştık ilk defa.

arabesk ve biz

adına şiir yazdığım karayolları lokali'ndeyiz. 

on gün sonra evlenecek arkadaşımın davetiyesine bu şarkıları onur yazdı.

sonradan öğrendim ki kadın vajinismus olmuş.
yani, arabesk düğün davetiyesini ölüm davetiyesine dönüştürebilir.
korkmayın.

G,

karayolları lokali

Kalbimin mühim parçası Onur Akyıl’a .

Arabamız yok diye otobüsler
Sevgilimiz yok diye pavyonlar varsa eğer
Dünya bunca puştluğa ortak olurken
Delikanlı bir kadeh kalksın diye senin ellerin var.

Senden bahsediyorlar
Alkole sürüklüyorsun
Sade Sonia Salazar’ı değil.
Ağzımdaki kolonya acısını tadan martılar uçup gidiyor bu diyardan
Ben izbe bir karayolları lokalinde
Kadeh kaldırıyorum iç çekişlerimize. 

Hiçbir şey düzelmeyecek
Umut ediyorum.

Ucuz bir kalabalıkta
Şiir satılan rezil bir masada
Veyahut pahalı otel odalarında
Teslim oluyorlar gözlerine.
Oysa sen sadece kırmızı bir kalbi ağlatır
Sadece kırmızı bir kalp için ağlarsın
Bilmiyorlar.

''susma ne olur'' diyorsun.
''susma ne olur bir şeyler anlat''

Hiçbir şey düzelmeyecek,
Umut ediyorum.

Kadıköy’de bir akşamüstü
Rengini bilmediğim.
Buca’da bir çay bahçesi
Babanın annene aşık olmadığı
Orada bir cehennem
Burada bir okyanus
Ben yüzmeyi öğrenemediğimden yanmayı uygun görüyorum.

-öylesine mutlu başlayan sabahlar
yeni doğurmuş bir kadın gibi
böylesine mutsuz biten geceler
ölü bebeği kucağına verilen anne gibi-

Masalara oturan acıları kaldıramıyorum
İnadına umut ediyorum,
Hiçbir şey düzelmeyecek.

Usta,
Şiiri bilmezken
Yeşil gözlü şaire şiir yazmaya cüret edecek kadar küstahım bu gece.
Yeşil neyi değiştirir bilmiyorum.
Biranın köpüğü bulaşıyor adam olan bıyıklarına
Ben, müslüm baba’nın esrarlı gözlerini tanıyorum.
Ötesini bilmiyorum.

G,

sevgili bése


annelerin sesleri, yerin yedi kat dibine işleyen birer çaresizliktir, başka hayatlar düşünmemizi bir ihanet duygusuna dönüştüren. kardeşlerimiz güneş kekemesidir. evlerimizden üç kuşak daha yılgındır öğretmenlerimiz. okullar önlüklerimizi yatak çarşaflarımıza çevirir. mavi değildir sokağımızın hiçbir kapısı. ağaçların kuşları vardır, rüzgârı vardır, bizim sesimiz yoktur. köpeğimizin kuyruğu bizden daha özgürdür. ve bir gün, mezar mühürlü bir hayalsiz zamana, kırık, tenha harfler düşeriz kalbimizin gizli suçlarından.


bize gülerler sevgili bése. aynı fotoğraf solar hepsinin duvarlarında, bize gülerler. sararmış otlar gibi konuşurlar, bize gülerler. en uzun yolları yarım saatte biter. bir tahta sandalyedir büyüklükleri. birbirlerinin gölgesinde üşürler. topraklarından başka yalnızlıkları yoktur. herkes bir diğerinin yüz yıl sonra söyleyeceğini bilir. takvimlerinde, çizilmiş bir tek gün yoktur. bir suç telaşıyla sıçrarlar rüyalarından; ama bize gülerler.


ve biz yazarız bése. yazmadığımız hiçbir şey bizim olmayacağı için yazarız. zamanı bizim kılmak isteriz. otlara, böceklere, uzaklara ve yağmurlara ancak yazarak katılırız. insan kendi gölgesinde yalnız bile değildir, bir eşya kasvetidir olsa olsa, demek isteriz.


başka kederlerden ayrıcalıklar edinmek için yazarız. kalbimizle gövdemiz arasındaki uçurumu böyle doldururuz. susmaktan değerli olsun isteriz sözümüz. herkesin“boncuklu bir cümlesi” olsun kendini seveceği. kimse yalnızlığını ötekine göstermekten utanmasın. ve biz biliriz ki, bir varlığın yazılı tarihi yoksa bu dünyada bir hayatı yoktur.


tarla kuşu, yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.


ŞÜKRÜ ERBAŞ

burası da kars değilmiş

Telefon çaldı.
‘’Annen öldü.” dedi karşıdaki ses.
‘’Hasta değil mi?’’ dedim.
‘’Hayır, öldü’’ deyip telefonu kapattı.
Arayıp yalan söylerlerdi genelde. ’’ Annen hasta’’ falan derlerdi. İnsan içten içe bilirdi gerçeği ama kendine itiraf edemez hasta annesini görmeye gidiyormuş gibi yola koyulurdu.
Mutfaktan sakin adımlarla odama gidip eşyalarımı topladım. Hasta annemi görmeye gidecektim. Yanıma Kafka’nın Günlükler’ini ve birkaç kıyafet aldım. Evden çıkıp bir taksiye atladım.
‘’Terminale gidiyoruz arabada sigara içebilir miyim?’’ diye sordum. Onaylarcasına bir sigara da taksici yaktı. Terminale girince kurulmuş robot gibi herhangi bir otobüs firmasına yaklaştım. İlk otobüs yarımdaydı ama cam kenarı yoktu. 12:20’ yi bekledim. İki sigara içtim üst üste. Sanki bir şey unutmuştum da hatırlayamıyordum. Bir sigara daha yaktım. Üç dakikası kalmıştı, otobüse bindim. Dokuz numarada başka bir kadın oturuyordu. Oldukça şişman bir kadın. ‘’Geçebilir miyim?’’ diye sorduğumda ‘’Ne olur koridor tarafına oturursan?’’ dedi. ‘’Ebenin amı olur orası benim yerim’’ diyecektim ki ‘’Beni otobüs tutuyor’’ dedim. İnanmamış huysuz bir tavırla koridora çıktı böylece yerime geçebildim. Kafamı çevirdiğimde yanımda başka bir kadın vardı, şişman menopoz teyze arkadaşıyla yer değiştirmiş. Kitabımı çıkarıp okumaya başlayacakken yine o bir şey unutmuşluk hissi çöktü içime. Hatırlayamadım. Ne annemi düşünüyordum, ne evdeki kalabalığı ne de annemin ölüm hastalığını. Kafka, umutsuzluktan bahsediyordu sıklıkla. Kitabın elli dördüncü sayfasına şunu not ettim: ‘’Öyle dürüst ki yaşadığın umutsuzluk, insanlığımdan utandırıyorsun beni Kafka.’’
Kitabı kapattıktan sonra sırf unuttuğum şeyi hatırlamamak için hız problemleri çözmeye başladım içimden. İki araç 120 km/saat hızla 3 saatte aldığı yolu 90 km/saat hızla kaç saatte alır?

Bu yaşıma kadar çok yolculuk yaptım. Öğrencilik hayatım ve sonrası yollarda geçti. Ne zaman muavin bana doğru yaklaşsa Zeki Demirkubuz filminin repliği geliyor aklıma ‘’Kalk abi Kars’a geldik.’’ Yine aynı şey düşünüyordum ki bizim muavin, ‘’ E ee nnnee ii çer sii niz?’’ dedi.  Kekeme insanların yerine konuşmak istemişimdir hep. Sırf çocuğu daha fazla yormamak, kendime acı çektirmemek için ‘’Bir sade, şekersiz kahve, yiyecek istemiyorum’’ dedim. Bunca yıldır kahvemi şekersiz içmeme rağmen hiçbir sade kahve isteğim ‘’Şekersiz mi?’’ sorundan kurtulamamıştır. Ben de ‘’Be amına koduğumun evladı sade kahve yerine salt kahve mi demeliyim’’ derim içimden. Kahvemin kokusunu içime çekip bir yudum aldım.

Öğrencilik yıllarımın otobüs yolculuklarında müzik dinler sonu umutlu biten hayaller kurardım. Kulaklığı takıp ekrandan şarkı seçmek istedim ki dokunmatik ekran özürlü parmaklarım yüzünden tanıdık olmadığım bir ses duydum. Umursamadım. Kulağımdaki sesin ‘’İçimde bir sızı var göğsümde büyür anne’’ diye haykırışının ardından kendimi toparlamaya çalıştım. Kulağımdaki ses devam etti, ‘’ Koskoca bir şehirde yalnızım yine anne.’’  Birisi kalbimi iki avucunun arasına almış sıkıyordu. Beynimde birileri bağırıyor, elimi kalbime götürdüğümde atışını fazlasıyla hissediyordum. Ufak bir ataktır sadece diye düşünürken iç organlarım sanki yer değiştiriyordu. Vücudumda bir şeyler oluyordu, ağlayamıyordum, çözemiyordum. Delirmek üzereydim. Ben bu duygularla cebelleşirken otobüs şehre geldi.
Kendimi toparlayıp otobüsten indim. Bir taksiye atlayıp gideceğimiz yeri söyledim. Sigara yaktım. Bir tane de şoföre uzattım. Sigaramı içerken ellerim titriyordu. Ne olacağını bilemiyordum. Annem hastaydı, evet hastaydı. Taksi evin önüne yanaşırken parayı uzattım araba durduğunda ise inemiyordum. Adamla dikiz aynasından birbirimize bakıyorduk. Adam da şaşırmıştı. ‘’Bir şey mi oldu abla?’’ deyince cevap vermeden attım kendimi arabadan. Apartman kapısı açıktı. Asansöre binip üçüncü katın düğmesine bastım. Dönüp aynada yüzüme baktım, donuk gözlerim iki ölü balık. Daire kapısı açıktı. Kapıda fazla ayakkabı vardı, bir hasta için çok fazlaydı bu kadar ziyaretçi. İçeri girdim herkes dönüp bana baktı. Önce çocukluk ve gençlik yıllarımı geçirdiğim odama doğru yürüdüm. Kapıda durup odaya baktım, yaşadıklarım geçti gözümün önünden. Camın önünde gizli gizli sigara içişlerim, şu yatağın üzerinde aşk acısı çekip zırlamalarım… Çantalarımı bırakıp annemlerin yatak odasına geçtim. Babam yatağın üzerine oturmuş ağlıyordu. Hemen çıktım mutfağa gittim. Ocağın üzerindeki annemin her yıl aşure yaptığı kazanda helva karılıyordu. Her şey garipti. Salona girdim. Teyzelerim, halam, dayılar, amcam, kuzenlerim ve tanıdık tanımadık birkaç kişi daha hepsi ağlıyordu. En büyük teyzem kalkıp bana sarıldı. Beni teselli ederken o ağlıyordu. Annem hala yoktu.
 
Kanepenin köşesine kıvrılıp oturdum. İçeride bir sessizlik ve iç çeke çeke ağlamalar vardı. ‘’Annem nerede?’’ dedim sakince. ‘’Annen öldü.’’ Baktım o telefondaki ses. O sırada algılayamamışım amcamın oğlu Serkan’mış. Küçükken de böyle duygusuz bir çocuktu. Babası karısıyla hiç ilgilenmeyen bir alkolikti. Günün birinde -o günler internetin her eve yavaş yavaş bağlandığı günler- evin annesi chati keşfetmişti Bir adamla tanışıp konuşmaya başlamış zamanla arkadaşlığın boyutu ilerlemişti. Telefonla görüşmeye başlamışlar ve amcam konuşmaların birine şahit olmuştu. Bu olay sonucunda evlilikleri bitmedi ama henüz beş yaşında olan Serkan’ın çocukluğunda ve bugününde annesinden içten içe nefret etmesine sebep oldu. Çocuk o hararetli tartışmalardan annesinin babasını aldattığını çıkarmıştı.
Serkan, ‘’Annen öldü’’ deyince bağırmaya başladım.
‘’Tamam anladım öldü, hasta değil, ama nerede?’’
Bütün gözler üzerime çevrildi. Halam hastanede olduğunu söyleyince ‘’O zaman hastadır’’ dedim. Serkan yine o robot sesiyle ‘’Annen öldü’’ deyince etraftakiler ağlayan gözlerle Serkan’a dönüp ‘’Şşş!’’ demeye başladılar. Hastaneye gitmek istiyorum dediğimde babamın sesi duyuldu, ‘’Kalk gidiyoruz.’’
Normal olan benim ağlamamdı. Babamla birbirimize sarılmamız birbirimizi teselli etmemizdi. Ama bugün hiçbir şey normal değildi. Annem hasta değildi, babamla birbirimize sarılıp ağlamıyorduk.

G,

all ı know

Eğer bir insan siz kapıdan çıkarken ''kal'' demiyorsa gururundan değil; içeriye başka birisinin gireceğinden emin olduğu içindir.

G,

kanat güner


röportör : şu kardeş ilişkisini anlatsana biraz.

sonat      : şöyle bir ilişki: kardeşin ne yaptığını, nerede olduğunu bilirsin. sinirliyse bilirsin, üzgünse bilirsin. ama yanında olmak zorunda, dibinde olmak zorunda değilsin. mantık olarak bu. duygusal olarak, kardeşine dokunmalısın, dokunursan daha iyi anlarsın. ama dokunmak cinsel bir şey değildir. onu anlamak için çaba sarf etmek zorunda değilsin. o da anlatmaya çalışmaz. onun kardeşliği verilidir. o orada ve odur. bunu talep de etmezsin ve talep de edilmez. keşke sevgili ilişkisi de böyle olsa diyorsun. kardeş gibi. ama bu kez kaybetmesen... keşke.

-kanat güner'in kardeşi, sonat'la yapılan röportajdan-

13 Ekim 2013 Pazar

GÜZEL İNSANLAR...

"Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla ; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar ; onlar oluşurlar "

-Elisabeth Kubler Ross

Sınavda Çıkmayacak Sorular

Teşekkür ediyorlar, çok yaşıyorlar, işe geç kalmıyorlar
Çeyrek altını önemsiyorlar, küresel ısınmayı ve beş çaylarını
Ortadoğu’yu ihtiyaç halinde seviyorlar, gökdelenleri her haliyle
Eve geç gelmeyi borsaya bağlıyorlar, geriye kalanları astrolojiye
‘Konuşan tartı’lardan korkmuyorlar bir de, 
-Ben bazen korkuyorum-

Artis diyorlar erken ölenlere bir akşamüstü her yer kalabalık
Her yer kalabalık, üzgünüz yeteri kadar ve Rimbaud mahkemelerde sanık
Sırayla ölüyor kumbarası kırılmış çocuklar, tez konusu bile değiller
İçinde Ortadoğu geçmeyince şiir de olmuyor, bir şeyler kahrolsun!
-İşgal edilmiştir inandığımız tüm çiçekler!-

Stratejik bir aşk yaşıyorum devlet görmesin, keşişleri hemen soboleyin
Bu saklambaç bizden uzak, kavimler göçü konumuz değil, seni seviyorum!
İdeolojiler söylüyorum dünya kurtarmak isteyenlere ve çok rüya görüyorum
İnsanı anlamakla meşgulüz, üstelik görünürde hiç ipucu da yok
Ben bazen korkuyorum, annem duruyor hemen kalbime
Beni hep yanlış öldürüyorlar anne diyesim geliyor
Sonra cihad geliyor aklıma, cihad’ı çok seviyorum
-Ama bunları coğrafi keşiflerle açıklayamam-

Çocuğu okula yazdırıyorlar, merkez sağ’ı ve dedikoduyu çok seviyorlar
Üniter yapı diyorlar, uluslararası toplum, en az iki yabancı dil
Minareler gölde ediyor, başka ihsan da istiyorlar
Akşam ezanında eve giriyoruz, üzgünüz yani gereği kadar
Demokraside ısrar ediyorlar bir de, ben rahatça ölsek diyorum.

Yemeklerde sonra pişman oluyorlar, kravat takıyorlar, az seviyorlar
Aşık olamıyorlar, çok şişmanlıyorlar ve hiç gülmüyorlar
-Manavlar da şiire inansın diye kırmızıydı belki elmalar-
Elmalar deyince aklıma annem geliyor ve taksitli sancılar
Bir yanağın elma oluşunu,
Devrik cümlelerle düşünüyorum…

-Sigortalı bir işe girmeden aşık olunmuyor-

GÜVEN ADIGÜZEL

franz kafka- günlükler

Edebiyat yazarın da okuyucunun da sözünü dinlemez. Ve siz tıpkı Max Brod gibi ona engel olamazsınız. Kafka ölümünün ardından yayıncısı ve dostu Brod’ a ‘’Hepsini yak’’ diyerek tüm yazılarını yakmasını istedi. Brod edebiyatın söz dinlemezliğine engel olamadı ve kırk bir yaşında ölen Kafka’ nın yazılarını yakamadı. Eğer edebiyat aklı başında olmayı seçseydi dünya edebiyatı Franz Kafka’yı tanıyamayacaktı. 

Kafka matbaadan henüz çıkmış kitabını –okumak istediği okula, evlenmek istediği kadına karşı çıkan- babasına getirdiği bir akşam ‘’Kitabı komodinin üstüne koy’’ diyen babasını hiçbir zaman affetmedi. Ve kafka babası yüzünden kendisini o iğrendiği hamamböceğine benzeterek yaşadı.

Kafka bir senatoryumda kan tükürürken yazıdan vazgeçti. Yazıyı hiçbir zaman bırakmadı ancak yazdığı şeylerin yayımlanmasını istemiyordu.

Modern dünya edebiyatına, belki de en çok tartışılan, yorumlara sığmayan ve biçim yönünden edebiyat akımlarına yerleştirilmesi zor eserler bıraktı. Gustave Flaubert’ten etkilenmesine rağmen gerçekçilik akımı içinde de yer almadı.  Lise yıllarından itibaren yoğun bir şekilde Friedrich Nietzche ile ilgilendi. Özellikle de Nietzsche’nin “Also sprach Zarathustra” (Böyle buyurdu Zerdüşt) eseri Kafka’yı büyülemiştir.

Günlüğe gelince, günlükler yazarların, sanatçıların aynalarıdır. Aynaya yansıyan görüntülerin aslının tersi olduğunu biliriz fakat artık bir şeyi daha bilmeliyiz ki Kafka bu gerçekliği yıkmış ve yansımayla aslının aynı olduğu bir görüntüyle karşı karşıya bırakmıştır bizi. Günlük yazan herkesin de bildiği gibi o bir iç sestir. Kimseye anlatamadığınız şeyleri ve kendinizle bile konuşamadığınız gerçekleri daha fazla saklamanıza ve yaşadıklarınızı unutmanıza izin vermez. Franz Kafka’nın Günlükler’inde de unutmamak üzere alınmış notlar var.


‘’Uyudum, uyandım,uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam.’’

19 Temmuz 1910, Pazar 


Günlükler’de Kafka’nın tamamen kendisi var. Ve okudukça onun içindeki gerçek umutsuzluğu keşfediyorsunuz. Sevgilerini, aşklarını, nefretini kısacası yaşadığı tüm duyguları bu umutsuzluğun içinde yeşertmiş Kafka. İnsanın umutsuz olmasına rağmen yalandan yarattığı umutlar yok, tamamen umutsuzluk ve bu umutsuzluğun insancıllığı var.
Kimi yazarlar fazlasıyla hayatın içindedirler ve bu içinde oldukları yaşamı anlatırlar. Kafka’nın 1951’de yayımlanan bu kitabında bugünlerde yaşadığınız tüm duygularla karşılaşacaksınız. Kafka’nın şu satırlarıyla anlıyoruz ki bugün hissettiğimiz duygular bundan yarım asır öncede yaşanmış duygular.

Umutsuzluğa mı düştün? 
Evet? Umutsuzluğa düştün? 
Kaçıyor musun? Saklanacak mısın?

Flaubert’in “O daha yaşamın içine girmeden, yaşam onun içine girdi.” Cümlesi Kafka’yı özetlemeden anlatmaya yetiyor zaten.

Kitabı okurken adeta Kafka karşınıza oturmuş bir şeyler anlatıyor size. O soruyor siz cevap veriyorsunuz ya da tam tersi.

“Kafamın içindeki muazzam dünya. Ama kırıp parçalamadan nasıl kendimi, nasıl bu dünyayı esenliğe çıkarabilirim? Onu kendime alıkoymaktan ya da içime gömmektense, kırıp parçalamam bin kez daha iyi. Zaten bu yüzden buradayım ve çok iyi biliyorum böyle olduğunu” (21 Haziran 1913). “ Zaten bu yüzden buradayım…”

Eğer Kafka’ya ‘’Nerede?’’ diye sormuyorsanız kitabı kapatıp Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplarla kafanızı boşaltmayı deneyin. Ama asla Kafka’dan vazgeçmeyin.
Ve son olarak Ferit Edgü’nün de dediği gibi Kafka’yı okuduktan sonra ekleyebiliriz: “ Ve yaşam hiçbir zaman yakasını bırakmadı. Son soluğunda bile.”


Foto: Kafka'nın Günlüğünden / Cem Yayınları / 1985

G,

kaç kurtul benden

beni mutfak sandalyesine bağlıyorsun
sesi tanrılardan çalıp sana getirmem için


dışardan martıların seslerini yakalıyorum
sadece sen, ben, bugün var.
sadece sen, ben, bugün vardı.


ben
yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için yaşlanıyorum
bugün, herkesin orospusu
ve sen, şiir sevmiyorsun


çıplak baldırımın üzerinde kırmızı kayış
mesela ben senin yalnızlığını sevecekmişim


şimdi kış
mezarların üzerinden soğuk rüzgârlar esiyor


gözlerin yaşlı bir tren gibi yavaşlarken
yakalıyorum seslerini: gıcırtılar, gıcırtılar


sabah erken, sen tanıdığım en güzel gülen sarhoşsun
ve şiir sevmiyorsun



altımızdaki sandalye giderek yabancı bir lisandan konuşuyor
şekspir bakılmak istiyor
kapıyı onun için aralık bırakıyoruz


yokluğunu büyütmeye hazırlanırken yıldızlar
ve işte bak düşüyoruz ne iyi ne iyi


yık gözlerini
kır kulaklarını
öteler dışarda kalsın


çünkü şiir sevmiyorsun
bir babanın arkasında bir bıçak gibi kendine sakladığı kız


bıraksalar
götürürdüm seni ölünce piyanoların gittiği yere
ağzında sakız


ama bizi bulduklarında
terini bıçak kullanarak ayırmalılar terimden
bak


başka kimin var
ölene kadar akordeon çalacak


kılıcımı havaya kaldırıyorum
şimdi yırtıcı bir hayvan
gibi zıplayacak gitarın sesi gizlendiği yerden


yine de sen şiir sevmeyeceksin hiçbir zaman
aslında kimse sevişemiyor eminim


zaten sevişmeyecektik ki
yemin ederim sadece incitecektik
birbirimizi en ikinci yerlerimizden



ben senin yalnızlığını sevdim, sevdikçe azalttım
yağmuru dinliyorsun, yağmuru dinliyorsun
ama şiir sevmiyorsun


aslında öbürleri de sevmiyor eminim
kaçtın, kurtulanlara katıldın sevilmekten


martılar
tren yavaşlar
altımızda sandalye camda yağmur 



hepsi tek tek şarkıya katılıyor
sadece sen, ben, bugün vardı
sadece sen, ben, bugün vardık


sen
haklılığıma kavuşmak için başladığım bir sarhoştun


ben, seni görür görmez ayrıldım
bugün, hepimizin orospusu
şekspirin bakılmak istediğini herkes biliyordu


yarın hava bulutlu olacak dedin
sustum, yarın yoktu
ve sen şiir sevmiyordun
 


ENİS AKIN

serge gainsbourg

Fransız şarkıcı, besteci, şair, yazar, film yönetmeni, ressam, oyuncu ve kendi deyimiyle 'provakatör' anlamında kışkırtıcı Serge Gainsbourg doğruluğuna inanılan her şeyi altüst etti. Fransız milli marşını reggae ritminde bir şarkı haline getirince, milliyetçiler tarafından linç edilmekten son anda kurtuldu. Bir canlı yayında şarkıcı Whitney Houston'a sevişme teklif etti. Jane Birkin ve Brigitte Bardot gibi güzel kadınlarla aşklar yaşadı. Bir bestesi Eurovision yarışmasında birinci oldu. Tek romanı olan Evguenie Sokolov'da alışılmamış bir konuyu yazdı.
''Marsailles eşliğinde bugüne kadar binlerce asker öldü, ben sadece bu durumu biraz yumuşatmak istedim., milli marş ile hep ölünür mü, dans edilemez mi yani?''

Gainsbourg ilk başlarda klasik Fransız şansonlarını besteledi. Bilinen adı France Gall olan Isabelle Genevieve Marie Anne Gall Lüksemburg adına katıldığı 1965 Eurovision yarışmasında Gainsbourg'un bestesi Poupee de Cire, Poupee de Son adlı şarkıyla birinci oldu.

Gainsbourg'un ünü arttı. Gall ile çalışmaya devam etti. Cinselliği ön plana çıkarmaya başladığı bu dönemde, yine Gall tarafından söylenen Les Sucettes, Lolipoplar adlı şarkı, tartışmalara yol açtı. Alabildiğine cinsel imalarla dolu olan şarkının, o sıralarda henüz on sekiz yaşında olan France Gall tarafından söylenmesi muhafazakarları kızdırdı. Gainsbourg daha sonra da sık sık yapacağı gibi insanları kışkırtmaktan geri kalmadı ve ''Gall henüz on sekiz yaşında ama yatakta yaptıklarını bir bilseniz, herhalde felç olurdunuz'' diye konuştu. 

1967 Eurovision yarışmasına Monako adına katılan Minouche Barelli için yazıp bestelediği Boum Bada Boum adlı şarkı ise beşinci oldu. Gainsbourg o sıralarda on sekiz yaşında bulunan şarkıcı Barelli hakkında ''cinsel teknikleri öğrenmek için benimle harcadığı zamanı müziğe ayırsaydı kesin birinci olurdu'' dedi ve yine muhafazakarları ayağa kaldırdı. 
Serge Gainsbourg ve Brigitte Bardot

Sonra 1969 yılı geldi ve Gainsbourg dünya çapında bir skandala yol açan ünlü Je t'aime, Moi Non Plus adlı şarkısını çıkardı. Şarkıyı aslında o zamanki sevgilisi Brigitte Bardot için yazmış be Bardot'un sesiyle kaydedilmişti ama Bardot, Gainsbourg kendisini terk edince bir mahkeme emriyle şarkının çalınmasını yasaklattırmıştı. Yasaklattırmıştı çünkü şarkının arka planında Bardot ile Gainsbourg'un sevişmeleri sırasında çıkan sesler duyuluyordu ve bu şarkı boyunca hem de çoğu kes müziğin de önüne geçerek dürüyordu.


Bardot'tan ayrıldıktan hemen sonra İngiliz şarkıcı, oyuncu ve yönetmen Jane Birkin ile yaşamaya başlayan Gainsbourg şarkıyı bu kez Jane Birkin ile kaydetti. Birkin, şarkıdaki orgazm seslerini iyice abartınca parça Avrupa'nın bir çok ülkesinde yasaklandı. 
1986'da on dört yaşındaki kızı Chorlette Gainsbourg ile Lemon Incest şarkısını yaptı.

Kendi anlatımıyla ''sokakta gördüğü her kadına asılarak'' hayatını sürdürdü. Bu dünyaya insanları eğlendirmek için gelen bir Mickey Mouse olduğunu ve onunla ortak noktasının büyük kulakları ile 'uzun kuyruğu' olduğunu söyledi. 

2 Mart 1991'de kalp krizi sonucunda öldü. Cenazesine kimsenin gelmeyeceği sanılırken, Parislilerin neredeyse yarısı törene katıldı. Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand gözyaşları içinde Gainsbourg'u ne kadar sevdiğini anlatan bir konuşma yaptı. Cumhurbaşkanı Gainsbourg'un kimsenin bilmediği bir şekilde Marseillaise'in orijinal ilk el yazmasını yıllar önce satın almış olduğunu açıklayınca , törene katılanlar şaşakaldılar. Buna şaşırmayan bir tek kişi vardı. Kalabalığın oldukça arkasında duran genç ve güzel bir kadın , Gainsbourg'un Marseillase'in el yazması aslını büyük bir para ödeyerek satın aldığını biliyordu.

Biliyordu çünkü Gainsbourg'un dışına değil içine bakmıştı ve adı Jane Birkin'di. 

G,

kısa öykü

Gülseren : İzmir fahişe.

Burak      : Ama bir şehirde deniz varsa eteği sıyrılmış demektir biraz.

cup of coffee

No gratitude or love. 

son sigara

"ancak sadakat ve iyi niyet şu manyetik dünyada hiç maddeyi etkileyebilecek sihre sahip değil" dedim. 

Kadın yataktan doğruldu ve hızla odaya dağıttı merhametini topladı, giyindi ve kopçalarının sağlamlığından emin aynada bir şarkı mırıldanmaya başladı. Bütün iyi niyeti; kötülüğüm karşısında kılıcını çekmiş dünyanın duymasını istediği "senin için" zaptıyla başlayan fedakarlık dolu cümleler kurmaya başlamıştı. Bombalar kurar gibi bencilliğinden söz ediyordu. Bağırdı, haykırdı küfretti. Gidiyordu ve biliyordum ki asla ağlayamayacak çünkü onun iyi niyeti amına koyduğumun bir yılanı kadar şifaiydi. Uyumadan önce sigara yakmak istedim ama son sigaramı da alıp gitmişti yüce Meryem!

Uyudum uyanmak istemiyormuşcasına uyudum.

--

Annem "geçer yavrum" diyordu beni robot gibi tamir etmeye uğraşırken. Galiba rüyadayım. Benim annem terzidir tamir etmeyi bilmez ki zaten. Acayip bir rüya bu.
Bir şarkı mırıldanıyordu, hatırlıyorum. Elini, içime her soktuğunda kalbimden kırık aynalar çıkarıyordu.
"Çok kirlenmiş buralar" dedi" kim kırdı senin beyazını oğlum" bir boy aynası daha çıkarken içimden kapı kapandı ve müzik iyice sardı odayı. Kadın artık gitmişti.

Şarkılar yüzümü acıtıyordu
ve maalesef annem bunu bilmiyordu.

-Kalbim çok önce kırıldı annecim sen yüzüme kanaviçe ör. İki düz bir ters iyi geliyor yaralarıma.


BURAK DİKOĞLU

yazmak

yağmur altında yürüdükten sonra sıcak bir duş almaya benziyor yazmak.

G,

malına

"Kimi zaman bana neden içinde her şeyin iyi olacağı ütopik bir ülkeyi, ütopya niteliğindeki bir dünyayı tasarımladığımı sordular. Yaşadığımız günlük dünyanın iğrençliği göz önünde tutulduğunda bu soruyu yanıtlamak bir çelişkiye yol açabilir, çünkü bizler, günümüzde gerçekte hiçbir şeye sahip değiliz. İnsan, ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. Ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum.  Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar.  Gelmeyecek, ama yine de inanıyorum geleceğine.  Çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam."

 Ingeborg Bachmann

RAKI

 ''Hep böyle güzel mi gülersin?'' dedi. 

 ''Rakın varsa biraz da ağlarım'' dedim.   

                                                                    

   G,